22/5/2008 ·

MİLLİ GÖRÜŞ

.

Milli Görüş

Şu sıralarda bize en çok sorulan soruların başında “Milli Görüş Nedir?” sorusu geliyor. Burada Milli Görüş’ün en geniş çerçevede sistematik bir tarifini yapmak istiyorum.

Bilindiği gibi her madalyonun iki tarafı vardır. Bir tarafı o madalyonun kimliğini yani aidiyetini ifade eder. Diğer tarafı da onun değerini yani ederini ifade eder. Bu açıdan, (A) Milli Görüş öncelikle bir kimliktir. Milli Görüş bizim kimliğimizi ifade eder. Ancak, diğer yandan, (B) Milli Görüş çağdaş bir medeniyet projesidir.

Şimdi bunları bir sistematik içerisinde yazalım;

  1. Milli Görüş Bir Kimliktir. Bu kimliği dört aşamada tam olarak tanıtabiliriz.
    1. Tarihi Süreci: Tarihi sürecine baktığımızda, milletimizin kendi müktesebatına uygun olan görüştür. Bu açıdan Sultan Alparslan’ın görüşüdür, Selahattin Eyyubi’nin görüşüdür, Sultan Fatih’in görüşüdür. Çanakkale destanını yazanların görüşüdür. İstiklal Harbini yapan Kuvayı Milliye’nin ta kendisidir. Kıbrıs’ı alanların görüşüdür.
    2. Özü (kimyası): Bu hareketin ve içinde bulunanların özünde üç tane unsur vardır. Milli Görüş bu üç unsura uygun hareket eder. Bunlar;

                                                    i.     Hakkı üstün tutmak,

                                                   ii.     Maneviyatçı olmak ve

                                                  iii.     Nefis terbiyesini esas almaktır.

    1. Eylemleri (fiziği): Milli Görüş hareketinin eylemlerinde üç şey açıkça gözlenir. Bunlar;

                                                    i.     Hidayet (doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, faydalıyı zararlıdan, adaleti zulümden ayırtedebilme kabiliyeti),

                                                   ii.     Feraset (hayır ile şerri ayırtedebilme kabiliyeti),

                                                  iii.     Dirayet. En geniş anlamda, doğru olduğunu bildiği ve hayırlı olduğuna inandığı şeyi sonuna kadar savunabilme kabiliyetidir.

    1. Adının konulması: Biz siyasi platformda, Milli Görüş sahibi olan harekete Saadet Partisi diyoruz.
  1. Diğer taraftan, Milli Görüş çağdaş bir medeniyet projesidir. Bu proje üç sacayağı üzerine kuruludur. Diğer bir ifade ile, bu proje üç ayrı çalışmanın aynı zamanda yapılması ve başarılması ile tamamlanır. Bunlar;
    1. Yaşanabilir Bir Türkiye (YBT). Şu anda hiç kimse, herkesin hakkını aldığı ve memnun olduğu bir ülkede yaşadığımızı iddia edemez. Çünkü Yaşanabilir Bir Türkiye’den bahsedebilmemiz için, şu dört şeyin aynı zamanda gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bunlar;

                                                    i.     Ekonominin Onarılması,

                                                   ii.     Halkın refah düzeyinin artırılması, adil bölüşüm,

                                                  iii.     Sosyal ve ekonomik hayatın, insanı/aileyi esas alacak şekilde yeniden yapılandırılması ve

                                                  iv.     Yaşanabilir kentler oluşturulmasıdır.

    1. Yeniden Büyük Türkiye (YBT). Biz zaten büyük bir devlettik. Yeniden o gücümüze bir an önce ulaşabilmemiz gerekir. Bunun için gerekli potansiyel güç bu ülkede mevcuttur. Yeterki bakınca görmesini bilelim. Yeterki potansiyelimizi, kinetik enerjiye çevirmesini bilelim.
    2. Yeni Bir Dünya (YBD). Bugünkü dünya adil temeller üzerine kurulu değildir. Global bir rantiye düzeni bütün dünyayı kendisine köle yapmak için var gücüyle çalışmaktadır. Ancak, bu böyle gitmez. Başta bölgemiz olmak üzere bütün dünyanın adil temeller üzerine yeniden yapılandırılması gerekir. Bunun için de atılması gereken adımlar şunlardır;

                                                    i.     D8 daha aktif çalıştırılarak, dünyada en etkin kuruluş haline getirilmelidir. Gelişmekte olan ve mustaz’af bütün ülkeler D8 prensipleri etrafında bir anlayış birliği oluşturmalıdır.

                                                   ii.     İspanya’dan Endonezya’ya kadar olan bölgedeki bütün ülkeler D8 çelik çekirdeği etrafında toplanarak (ki bunlara Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya da katılabilir) D60’ın kurulması gerçekleştirilmelidir.

                                                  iii.     D60’ın kurulumu gerçekleşirken, mevcut BM anlamını ve önemini yitireceği için, temel ilkeler etrafında bütün diğer ülkeleri de toplayıp D160’ın da hemen ardışık kurulumu gerçekleştirilmelidir. İşte biz bu vizyona YBD vizyonu diyoruz.

                                                  iv.     Bu vizyonda, sürecin en uygun bir yerinde, D8’ler ile G7’ler biraraya gelerek dünyayı adil temeller üzerine yeniden yapılandırmalıdır. Biz bunun için de İkinci Yalta Konferansı benzetmesi yapıyoruz.

İşte size Milli Görüş vizyonu budur.

Bu vizyonun amacı; sadece ülkemizin değil, ait olduğumuz bölgemiz başta olmak üzere bütün insanlığın saadetidir.

Bu vizyonun benimsediği yol; ne ifrad ne de tefrid olup, orta yoldur.

Bu vizyonun temelinde ve hareket noktasında; Barış, Hürriyet, Adalet, Refah ve İzzet vardır.

Sadece ülkemizde değil, başta bölgemiz olmak üzere bütün dünyadaki en güçlü alternatif budur. Yeterki bu ümide sahip olalım.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

22/1/2008 · Kategori: Siyasi Munazaralar

Hak Batıl Mucadelesi

SİYASİ-İKTİSADİ ISLAH VE İFSAT



HAK - BATIL MÜCADELESİ

 

*İNSAN KAİNATIN EN ÜSTÜN CANLSIDIR
*KAİNATTA MUAZZAM Bİ NİZAM VAR
*HER ŞEYİN BİR GÖREVİ VE GAYESİ VAR
*HİÇ BİRŞYE BAŞI BOŞ DEĞİLDİR
*İNSANIN YARADILIŞ HİKMET VE GÖREVİ: HALİKİ TAZIM VE MAHLUKA ŞEFKATTİR. TEVHİDE İNANMAK VE SOSYAL HAYATTA ADALETİ TESİS EDEREK BARIŞ VE DAYANIŞMAYI SAĞLAMAKTIR
 
İNSAN VE YETENEKLERİ
 
 
*İNSAN BEDEN VE RUHTAN OLUŞUR
*BEDEN VE RUHU ARASINDAKİ MÜNASEBETLERİ DÖRT YETENEĞİ DÜZENLER. BUNLAR;
    1-DÜŞÜNME YETENEĞİ
    2-HİSSETME YETENĞİ
    3-İRADE YETENEĞİ VE
    4-ÜNSİYET YETEĞİ 
 
 
İNSAN VE İHTİYAÇLARI
 
 
*HİSSETME = DİNİ VE AHLÂKÎ İHTİYAÇLARIN,
*DÜŞÜNCE = İLMİ İHTİYAÇLARIN,
*İRADE = İKTİSADİ İHTİYAÇLARIN VE
*ÜNSİYET = SİYASİ İHTİYAÇLARIN KAYNAGIDIR
İHTİYAÇLARIN KARŞILANMASINDA KULLANILAN KRİTERLER
 
 
*İLMİ İHTİYAÇLARDA= DOĞRU VEYA YANLIŞ,
*DİNİ İHTİYAÇLARDA= İYİ VEYA KÖTÜ, GÜZEL VEYA ÇİRKİN,
*İKTİSADİ İHTİYAÇLARDA= FAYDA VEYA ZARAR,
*SİYASİ İHTİYAÇLARDA= ADALET VEYA ZULÜM
   ÖLÇÜTLERİ KULLANILMAKTADIR.
 
 
SOSYAL MUESSESELEŞME VE SİSTEMMLEŞME GEREĞİ
 
 
*İLMİ MÜESSESELER
*DİNİ VE AHLÂKİ MÜESSESELER
*İKTİSADİ MÜESSESELER
*SİYASİ MÜESSESELER
 
 
SİSTEMLERİN DAYANDIĞI DÜNYA GÖRÜŞLERİ
 
A- HAK MERKEZLİ DAYANIŞMACI DÜNYA GÖRÜŞÜ (TEVHİDİ ANLAYIŞ)
 B- KUVVET MERKEZLİ ÇATIŞMACI DÜNYA GÖRÜŞÜ (TAĞUTİ ANLAYIŞ)
 
 
HAK MERKEZLİ DÜNYA GÖRÜŞÜNDE HAK ANLAYIŞI
 
 
*İNSAN KAİNATIN EN ÜSTÜN CANLISIDIR.YTENEK VE HAKLARLA DONATILMIŞTIR. GÖREVİ ISLAHTIR. 
*DOĞUMLA ELDE EDİLEN HAKLAR:
 1-YAŞAMA HAKKI
 2-IRZ-NAMUS HAKKI
 3-AKLIN KORUNMASI VE DÜŞÜNME HAKKI
 4-MÜLKİYET HAKKI
 5-İNANÇ HAKKI: İNANCINI İFADE, ÖĞRENME- ÖGRETME, ÖRGÜTLENME VE YAŞAMA HAKLARI
*EMEKTEN DOĞAN HAKLAR
*ANLAŞMALARDAN DOĞAN HAKLAR
*ADALET GEREĞİ DOĞAN HAKLAR
 
 
KUVVET MERKEZLİ DÜNYA GÖRÜŞÜNDE HAK ANLAYIŞI
 
 
*İNSANIN YARATILIŞ GAYESİ YOKTUR. HAK VE GÖREVLERİ EGEMEN GÜÇLER BELİRLER.
*KUVVETTEN DOĞAN HAKLAR
*COĞUNLUK KARARINDAN DOĞAN HAKLAR
*İMTİYAZDAN KAYNAKLANAN HAKLAR
*ÇIKARDAN DOĞAN HAKLAR
 
 
ISLAH VE İFSAT MEDENİYETLERİN İNİŞ VE ÇIKIŞ SEYRİ
HAK VE BATIL MÜCADELESİ
 
 
A- TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE SOSYAL YAPI
1- FAMİLYA-AŞİRET MERHALESİ 
 a) Hak Merkezli Familya- Aşiret Merhalesinde Sosyal yapı
 b) Kuvvet Merkezli Familya- Aşiret Merhalesinde Sosyal yapı
 
2- KABİLE-SİTE MERHALESİ
a) Hak Merkezli Kabile- Site Merhalesinde Sosyal yapı
b) Hak Merkezli Kabile- Site Merhalesinde Sosyal yapı
 
3- YAYILMACI MEDENİYETLER :
   a) AHLAKİ VE MANEVİ DEĞERLERE DAYALI İLK
        HIRİSTİYAN MEDENİYETİ
   b) EMPERYALİST ROMA   MEDENİYETİ
 
4- DÜNYA GÖRÜŞÜ VE VİZYONA DAYALI
      MEDENİYETLER:
 a) HAK MERKEZLİ I. İSLAM MEDENİYETİ
   a) KUVVET MERKEZLİ BATI MEDENİYETİ
 
5- DENGE MEDENİYETLER DÖNEMİ
 a) HAKKI ÜSTÜN TUTAN BARIŞ (SİLM) VE DAYANIŞMA MEDENİYETİ: HAK MERKEZLİ ADİL PAYLAŞIMCI SİSTEM
 b) KUVVET MERKEZLİ TAHAKKÜMCÜ MEDENİYET: BÜROKRATİK FAİZLİ SİSTEM
 
 
HAK MERKEZLİ ADİL PAYLAŞIMCI SİSTEMİN ÖZELLİKLERİ
 
  
*İNSAN KAİNATIN MERKEZİNDEDİR
*SOSYAL TEŞKİLATLANMANIN GAYESİ İNSAN HİZMET ETMEKTİR
*DEVLET İNSANA HİZMET İÇİN VARDIR
*SOSYAL HAYATTA ESAS OLAN ADALETTİR
*İNSANIN DÜŞÜNME, İNANÇ VE GİRİŞİM ÖZGÜRLÜĞÜ SINIRLANDIRILAMAZ
*SOSYAL HAYATTA NİMET-KÜLFET PAYLAŞIMI ADİL OLMALIDIR
 
 
 
KUVVET MERKEZLİ DAYATMACI FAİZLİ SİSTEMİN ÖZELLİKLERİ
 
 
*SOSYAL HAYATTA EGEMEN GÜÇ VEYA SINIFIN MENFFATI ESASTIR
*SOSYAL TEŞKİLATLANMANIN TAHAKKÜMÜ SÜREKLİ KILMAKTIRDEVLET İNSANA HİZMET İÇİN VARDIR
*SOSYAL HAYATTA ESAS OLAN EGEMENLERİN İKTİDARINI SÜREKLİ KILMAKTIR
*İNSANIN DÜŞÜNME, İNANÇ VE GİRİŞİM ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRINI EGEMENLER BELİRLER
*NİMET-KÜLFET PAYLAŞIMI ADİL DEĞİLDİR, NİMETİN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ
    EGEMENLERİNDİR, KÜLFET İSE HALKA AİTTİR.
 
 
IRKÇI-TEKELCİ EMPERYALİZMİN İFSAT YÖNTEMLERİ I
 
*İFSAT, MİLLİ EGEMENLİK KONTROL EDİLEREK YAPILMAKTA
*İFSADIN FİNANSMANI SÖMÜRÜ YOLUYLA YAPILMAKTADIR.
*SİYASİ VE İKİSADİ İFSATLA DÜNYA YÖNETİLMEKTEDİR
 
 
 
IRKÇI-TEKELCİ EMPERYALİZMİN İFSAT YÖNTEMLERİ II
 
 
*YAPAY ÇATIŞMALAR VE SAVAŞLAR,
*ÇİFTE STANDARLI POLİTİKLAR,
*TEKELÇİ VE TAHAKKÜMCÜ UYGULAMALAR
*KÜRESEL SÖMÜRÜ MEKANİZMASI
*BASKI VE TAHAKKÜM
 
 
 
ISLAH HAREKETİ MİLLİ GÖRÜŞ: YENİN BİR DÜNYA
 
 
*MATERYALİZM YERİNE MANEVİYATÇILIK
*ÇATIŞMA YERİNE DİYALOG
*ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET
*TEKEBBÜR DEĞİL, EŞİTLİK,
*SÖMÜRÜ DEĞİL, ADİL PAYLAŞIM
*BASKI VE DAYATMA DEĞİL, ÖZGÜRLÜK VE GERÇEK DEMOKRASİ
 
 
ISLAH PROJESİ: D-8
 
 
*D-8’İN İLKELERİ
*I.   AŞAMA D-8: 8 ÜLKE
*II. AŞAMA D-8: 60 ÜLKE
*III. AŞAMA D-8: ÇİN, HİNDİSTAN VE RUSYA DAHİL BÜTÜN AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER
ÖNCELİKLİ ISLAH TRDBİRLERİ
 
 
*SİYASİ İRADENİN OLUŞMASI,
*İKTİSADİ DAAYANIŞMANIN SAĞLANMASI,
*TEKNOLOJİK İŞBİRLİĞİ,
*EĞİTİM VE KÜLTÜREL DAYANIŞMA,
*KADIN VE AİLE DAYANIŞMASI
 
 
 
S O N U Ç
 
 
*TEVHİD VE ADALETE İNANLAR
    YER YÜZÜNDE ADALETLE DENGEYİ SAĞLAMAYA ÇALIŞIRLAR. ONLAR MUSLİHTİR
* KUVVETİ HAK NEDENİ SAYANLAR
    YERYÜZÜNDE ZULME DAYALI BİR DÜZEN KURARAR FESAT ÇIKARIRLAR. ONLAR MÜFSİTLERDİR
*İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA ISLAH İLE İFSAT ARASINDA MÜCADLE DEVAM ETMİŞTİR.
*PEYGAMBERLER MUSLIHLERİN ÖNDERLERİDİR
*ŞEYTAN VE HİZBİ İSE MÜFSİTLERİN ÖNDERİDİR
*İNSANLIK TARİHİ, BİR BAKIMA HAK VE BATIL MÜCADELESİ TARİHİDİR
*HAK ANLAYIŞI, ADALETİN TESİSİNİ ESAS ALIR.
*BATIL İSE, EGEMENLERİN MENFAAT VE TAHAKKÜMÜNÜ ESAS ALIR
*DÜNYA İMTAHAN YERİDİR. İMTAHANI TERCİHİNİ HAK VE ADALETTEN YANA KULLANANLAR KAZANACAKTIR.
 
 
 
II. ULUSLAR ARASI MÜSLÜMAN GENÇLER KÜLTÜREL İŞBİRLİĞİ TOPLANTISI
 
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/1/2008 ·

Bir Devrim Yaşanacak

BİR DEVRİM YAŞANACAK



Sistemler ve medeniyetler, aynen canlılar gibidir; doğup büyümekte, gelişip güçlenmekte, yaşlanıp çöküşe geçmekte ve sonunda tükenip ölmektedir.

            Evet, her "Kemal"in bir "zeval"i, her zirvenin bir inişi kesindir ve kaderdir. Yani bir medeniyetin zirveye ulaştığı ve en güçlü sanıldığı dönem, aynı zamanda onun yıkılışının da ilk işaretidir.

            Öyle ise bekleyin, yakında bir devrim   yaşanacak...

            Şerli ve şeytani Barbar Batı aygırlığı yıkılacak, insani ve rahmani düşünceli bir Doğu uygarlığı sahneye çıkacak.

            İmanla aklın, ilimle ahlakın, İslam`la insanlığın imtizaç ve ittifakından doğan bir saadet dönemi başlayacak.

            İkiyüzlü marazlıların; çürük özlü, süslü sözlü masonların; devrim simsarlığı ve Din istismarıyla geçinen münafıkların sömürü saltanatı son bulacak... Net ve samimi müminlerle, mert ve medeni gayrimüslimlerin uzlaşacağı bir huzur ve hürriyet sistemi uygulanacak.

            Askerler silahlarına güvenip, sivil erlere tepeden bakmayacak. Cumhur Cumhuriyetine sahip çıkacak. Halk, artık güdümlü sürüler ve demokrat yaftalı köleler olmayacak.. Kimse kimsenin başörtüsüyle, saç örgüsüyle uğraşmayacak.

            Manda kafalıların ve AB hayranlarının aklı yatmasa; Ilımlı İslamcıların, Haçlı tarikatçıların, radikal şeriatçı geçinen sahtekârların imanı yetmese de; bu devrim yaklaşıyor, yaşanacak.

            D-8`ler, Çin ve Rusya`yı da yanına alacak; Hindistan ve Güney Amerika`da bu kutlu kervana katılacak.. Amerika ve Avrupa emperyalizmi ve Yahudi siyonizmi Ortadoğu`da batacak ve boğulacak. İsrail çıbanı deşilip dağılacak..Türkiye merkezli, insan eksenli ve İslam (barış ve hayırda yarış) endeksli yeni bir dünya kurulacak.. Adil ve laik bir sistem, asil ve demokratik bir toplum, kamil ekonomik bir düzen oluşacak..

            Mustafa Kemal tarafından başlatılıp bitirilemeyen, O`nun şüpheli ölümünden sonra İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tayip Erdoğan`lar eliyle adım adım saptırılıp dejenere edilen ilke ve inkılaplar, hem de şeklen değil şuuren, tekrar tamamlanıp hedefine ulaşacak.. Böylece Hz. Muhammed`in asırlar öncesinden müjdelediği, tüm dünyanın cennete dönüşeceği "Mehmetçik rehberli bir merhamet medeniyeti" gerçekleşmiş olacak..

Bu mutlu devrim ve değişim esnasında, Ehli kitabın, Yahudi ve Hıristiyanların iz`anlı ve insaflı takımı da Türkiye`nin yanında, yani haklı ve hayırlı safta yerini alacak.. Böylece, yalnız mağdur Asya ve Afrika halkları değil, Avrupa ve Amerika`daki insanlar da, mağrur ve mel`un merkezlerin haksızlık ve ahlaksızlık kıskacından kurtulacak..

            Bu gibi tarihi devrim ve dönüşümler, ya büyük felaketlerin neticesinde veya büyük liderlerin öncülüğünde gerçekleşiyor. Dünyamız ise, her ikisine birden sahip olmanın, hem sancısını hem avantajını yaşıyor.

            Sadece Türkiye`mizde değil, sadece bölgemizde değil, bütün yeryüzünde ve tüm ülkelerde, bu tarihi ve talihli devrimin psikolojik, sosyolojik, ekonomik, politik ve teknolojik her türlü alt yapısı ve stratejik detayları, yıllar süren çalışmalar sonucu hazırlanmış bulunuyor.. Hem de, dünyadaki Siyonist sömürü sisteminin güdümündeki kabuk iktidarlar ve mevcut kurumlar eliyle bu işler yaptırılıyor. Çünkü, deri altındaki yarayı iyileştirecek tedbir ve tedavileri uygulamadan, görünürdeki kabukları kaldırırsanız, yaranın mikrop kapıp kötüleşeceğini, ama içteki yaralar iyileşince, dıştaki kabukların kendiliğinden dökülüp düşeceğini çok iyi bilen, kutlu bir lider bu süreci yönetiyor.

            Bir insan bedeninin her yerine sirayet etmiş kanser hücreleri misali, beşeriyet bünyesine yerleşmiş Siyonist şebekeleri tamamen tesirsiz hale getirecek, çok dikkatli ve rikkatli (şefkatli ve ince düşünceli) bir tabibin titizliğiyle hareket ediyor.

Evet, süper güç olmak için, ekonomik güç kesinlikle önceliklidir, ama yeterli değildir... Eğer yeterli olsaydı, Almanya süper güç sayılacaktı..

            Süper güç olmak için, teknolojik güç elbette çok önemlidir, ama yeterli değildir.. Şayet yeterli olsaydı, Japonya süper güç rolü oynayacaktı..

            Süper güç olmak için, silah sanayi, askeri ve nükleer güç gereklidir, ama yeterli değildir.. yeterli olsaydı Çin ve Rusya meydanı Amerika`ya bırakmayacaktı...

            Süper güç olmak için, nüfus yoğunluğu ve demografik durum her halde önemlidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, örneğin Hindistan süper güç olarak ayağa kalkacaktı..

            Süper güç olmak için, jeopolitik konum ve stratejik durum oldukça önemli ve gereklidir, ama yeterli değildir.. Yeterli olsa, Türkiye bu zillet ve sefaleti yaşamayacaktı..

            Çünkü süper güç olmak için; ekonomik, psikolojik, teknolojik, demografik ve stratejik bütün bu değer ve dinamikleri: dünya dengelerini değiştirip düzeltecek şekilde kullanabilen süper bir beyine, her bakımdan birikimli mükemmel bir bilgeye, tek kişilik ordu gibi, zulüm ve sömürü çetesini çaresizliğe itecek dahi bir şahsiyete ihtiyaç vardır.

            Ve işte Türkiye`nin ve dünyadaki mazlumlar aleminin şansı, böyle bir öndere sahip olmaktır.

            "Dört T" formülü olarak sıralayabileceğimiz:

            1-Tabii, coğrafi ve jeopolitik avantajı

            2-Tarihi medeniyet mirası

            3-Talihli fırsatları, Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkelerindeki saygınlığı yanında

            4-Tecrübe ve tedbir sahibi bir süper beyne malik Türkiye`nin, artık atağa kalkma ve kaderin yüklediği misyona sahip çıkma zamanıdır.

            Barbar Haçlı Batı aşıklığını ve gaddar Siyonist İsrail uşaklığını, defalarca ispat eden AKP`nin, son bir akreplikle:

            a)Ilımlı İslam (yani ABD ve AB emperyalizmiyle uyumlu) kafalı bir YÖK Başkanı eliyle,

            b)Ve Anayasa Mahkemesine şahsen başvuru yapabilme yolunu açmak suretiyle, böylece kendileri riske girmeyip, sözde bireylerin yoğun talebi ve yüksek mahkemenin müsaadesiyle;

            Üniversitelerde başörtüsü yasağını delme, ama diğer devlet dairelerinde ve orta öğretimde bu haksız ve dayanaksız yasağı yasal hale getirme ve üstelik bununla sahte kahramanlık havası estirip oy devşirme girişimleri de tutmayacak; Müslüman halkımızın mağduriyet ve mahrumiyetlerini daha fazla istismar ve suistimal etmelerine fırsat tanınmayacaktır.

     Türbanlı lise öğrencisi Edip Büşra Doğan`a TÜBİTAK ödülünü veren Bakanlık Müsteşarı ve onu getiren öğretmeni hakkında soruşturma başlatmak suretiyle, AKP`nin sahtekârlık ve korkaklığını ortaya koyan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik gibilerin siyasi saltanatı son bulacaktır.

            Daha önce şerh koyup şov yapanların, şimdi YAŞ kararlarını hiç beklemeden imzalanmasına ve başbakanın İsrail`in terörist başını Millet Meclisinde İslam`a küfrettirip 350 milletvekiliyle ayakta alkışlamasına hikmet ve mazeret uyduran ve bütün bunların suçunu tam bir şarlatanlıkla Ordumuza yıkmaya çalışan, sözde radikal İslamcı medya münafıkları hoşlanmasa da... Daha önce Yahudi ve Hıristiyanların ve İslam düşmanlarının himayesine girmeyi ve tağutların yaptığı yasalardan istifade etmeyi küfür sayan, ama şimdi AB`ye girmek için can atan AKP`yi hararetle destekleyen ve herkesten ziyade demokratikleşmek isteyen, sözde radikal şeriatçı ucuz kahramanlar kıvırsa ve kıvransa da..

            İlahiler dinleyip gözyaşı döken, Peygamber ve sahabe hikayeleri okuyup ahu vah çeken ve papağan gibi şuursuzca zikir tekrarlayıp kendisinden geçen, ama; Irak`ı ve Afganistan`ı işgal edip milyonlarca masum Müslümanı katleden ABD`ye dua ve destek veren, Kur`anın, dört kitabın ve cümle enbiyanın lanetlediği Siyonist İsrail`e hizmet eden; zinayı suç olmaktan çıkarıp, misyonerlere kolaylık gösteren; ya bedel ödemeye değer görmediğinden veya imanı ve aklı yetmediğinden, başörtüsü ve İmam Hatip zulmünü önleyici ciddi ve cesaretli hiçbir gayret göstermeyen iktidarlara oy verip arka çıkan ve üstelik bir kucak sakalından, on kulaç sarığından ve peçeli çarşafından da utanmayan bazı tarikatçılar taraf olmasa da...

            Çağdaşlaşma ve aydınlanma kılıfı altında, tüm manevi bağlardan koparak ve ezan duymuş şeytan gibi İslam`dan ve Kur`andan kaçarak, Atatürk`ü de kendilerinin rehberi gibi göstermeye çalışarak, maymun soyundan geldiklerine inandıklarından, "Gelişmiş ve modernleşmiş bir hayvan gibi" keyfince yaşamayı ilericilik sayan ve daha da gülünç olanı: barbar Batının ürettiği Darwinizm, kapitalizm, komünizm ve liberalizm gibi kavram ve kurgulara kapılıp savunduğu halde, Batıya karşı duracağını sanan zavallı tabiatçılar tepinip karşı çıksa da..

Ve hatta: Milli Görüşte dava kurmaylığı, bazı kentte il başkanlığı ve Milli Gazete köşe yazarlığı yapıp; sık sık, "Gülü seven dikenine katlanır" "First Leydi Hanımefendi, başörtü biçimini Paris`teki ünlü modelistlere hazırlatmalıdır" "CHP`ye karşı, kardeşlerimize destek çıkılmalıdır" mesajlarıyla, hala AKP`ye ve dolayısıyla şeytani güç mahfillerine yalakalık peşinde koşan nankörler takımı, ve Hoca hayranı geçinip, aslında Hak`tan ve Hoca`dan umutlarını kestikleri, ve güçlü gördüklerine tapınıp perestiş ettikleri için: "AKP Erbakan`ın kontrolü altındadır, bütün uyguladıkları Hoca`nın programıdır ve bunlar hayırlı yoldadır" iddialarıyla bu döneklerin bütün hıyanet ve rezaletlerinin günahlarını ve faturasını Erbakan`ın sırtına yüklemekten sinsi bir haz duyan ve yıllarca aleyhlerinde konuşup yazdıkları münafık ve marazlı kesimlerle ve AKP`li döneklerle şimdi aynı safta ve safsatada buluşan bilgiçlik budalaları haset ve hırsından çatlasa da...

       Tarihin tabii seyrini, kaderin ezel ve ebed projesini hiçbir güç değiştirip bozamayacak ve milyarlarca mazlumun gönül sesini ve temennisini duyarak, medet ve merhamet buyuran Allah, vadini mutlaka tamamlayacaktır.

Ayrı ayrı dinden ve görüşten bütün inanışların; Farklı kültür ve kökenden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşayacakları adil bir düzen kaçınılmazdır.

            Hiçbir ülkeye ve hiçbir ülküye zorlama ve dayatma yapılmayacaktır. Muhammed Muhtar Han`ın dediği gibi:

            "Her ülkenin bünyesi, değişik bir mevsim gibidir. Kültürü ise, her mevsimde yeşermeyen narin bir çiçek misalidir.

            Eğer dışarıdan başka çiçekler ithal edilmeye veya bir ülkenin mevsimi, o yeni çiçeklere göre değiştirilmeye kalkışılırsa; artık bu suni mevsimde yerli çiçek yetişmeyecektir.

Yabani çiçek için, tabii mevsimleri değiştirmek büyük risktir; bu yanlış ve yararsız uygulamanın, o ülkede getirdiklerinden çok daha fazlasını götürdükleri acı bir gerçektir.

            Bırakın da her mevsimin çiçeği, kendi ikliminde kalsın; çünkü doğru olan, her çiçeği, kendi ülkesinde ve kendi ikliminde sevmektir."

            Bu merhamet medeniyeti, manevi boşluk ve dünyevi sarhoşluk içinde kıvranan Batılıları da kucaklayacak ve kurtaracaktır.

            Protestan ve Avengelik mezhepleriyle Batı dünyasını Hıristiyan ahlakından,  aile hayatından ve ahiret inancından koparıp, materyalist ve darwinist felsefeyle yozlaştıran Siyonist Yahudi tahribatı sonucu, bugün Avrupa ve Amerika, mutsuz ve umutsuz kalabalıkların kıtalarıdır. Irak`ta, Afganistan`da, Asya ve Afrika`daki işgal ve zorbalıkla sömürdükleri servetlerle zenginleşen; mazlum ve mağdur insanların kanı ve gözyaşı üzerine varlığını sürdüren bu uygarlık yaftalı barbarlık düzeni artık yıkılmalıydı ve yıkılacaktı. Bütün insani, vicdani ve ahlaki değerleri çürütülen ve uzaktan kumandalı robotlara çevrilen kalabalıklar, yeniden insanlığının farkına ve tadına varacaktır.

 

                               Şiir:

            Yoktur başka çaresi; bir devrim yaşanacak

            Çün doğal bir süreçtir; bu devir kapanacak

            Zulmün, küfrün kökünü; çok derin kazıyacak

            Hayra, huzura doğru; bir evrim başlayacak

           

             "Efendim, bütün bunlar, hakikatten uzak, hamasi tepkiler ve hayali beklentilerdir. Süper güç ABD`nin görkemli birikimlerine ve Siyonist Yahudilerin gizli hakimiyetine kafa tutmak ve kazanmak asla mümkün değildir" diyecek olanlara yani en güçlü ve güvenilir makam olarak Rahmanı değil, şeytanı tanıyanlara ise, cevabını yine aynı zat veriyor:

            "Siz eğer, gökleri gezip, dünyanın üzerinde duran nurlu çadırları, yenilmez ve onurlu bahadırları görebilseydiniz.

            Kaderin göklere bağlı olduğunu bilir, "Atom"ları ve "Fantom"ları galibiyet ve kıyamet sebebi zannetmezdiniz..

            Sadece boşluk olarak görüp, gezegen ve galaksilerdeki muhteşem alemlerden bakar-kör gibi gafil kaldığınız bu göklerin, yeryüzündeki "gizli iktidar"ını sezebilseydiniz: Kainatın o eşsiz mimarına titreyerek secde eder ve Hakkın zafer ve hakimiyet müjdesini dört gözle beklerdiniz."

            Bu nedenle, iz`an ve vicdan sahibi herkesi, Siyonist ve emperyalist çeteyi değil, adaletli ve insaniyetli bu cepheyi desteklemeye çağırıyoruz. Freni patlamış, motoru çatlamış, ve girdiği son virajda uçuruma sürüklenmeye yaklaşmış Amerikan arabasından inip, Nuh`un gemisine binmelerini bekliyoruz.

            Nuh Suresi 23. ayetinde:

            "(Allah elçisinin haklı ve hayırlı davetine karşı çok büyük ve acımasız tuzaklar ve komplolar kuran, zulüm ve küfür düzeninin elebaşları, kendi halkına dediler ki: Sakın ilah edindiğiniz putlarınızı (ve ahlaksızlık nizamınızı) bırakmayın. Vedd, Suva`, Yeğus, Yeauk, ve Nesr`i terk edip "Nuh`un peşine takılmayın" dedikleri anlatılıyor. Bu ayette geçen putlardan:

            Vedd: Erkek heykeliydi ve serveti temsil ediyordu. 

            Suva`: Kadın biçimindeydi ve şehveti temsil ediyordu.

            Yeğus: Görkemli bina üzerindeki yırtıcı aslan şekliydi. Saldırı ve kuvveti temsil ediyordu.

            Yeauk: At ve araba heykeliydi, binekleri ve farklılık fantezisini temsil ediyordu.

            Nesr ise: Kartal resmiydi, kahramanlık alametini, şan ve şöhreti temsil ediyordu.

Ve dikkat ediniz, Müslüman bilinenler dahil, bu günkü kalabalıkların tapındıkları da genelde bu beş puttan oluşuyordu. İşte biz insanları putların ve tağutların esaret ve zilletinden, İslami umut ve mutlulukların izzetine davet ediyoruz.

            Ve bu tarihi çağrımızı Yüce Yaratıcının bütün insanlara son kurtuluş mesajı olan; Tevrat ve İncil`in ve bütün kutsal metinlerin hakikatini içinde barındıran Kur`anın şu ayetleriyle bağlamak istiyoruz:

            "(Allah`ın vadine ve kudretine akıl erdiremeyen ve sömürü saltanatlarının yıkılmasını istemeyenler) derler ki: Eğer doğru söylüyor (boş hayallerle kendinizi avutmuyor)sanız, şu (müjdeleyip ve bekleyip durduğunuz) fetih ve zafer ne zamanmış? (Onlara) Deki: (İlahi adaletin gerektirdiği ve haber verdiği bu devrim ve değişim mutlaka ve pek yakında gerçekleşecek. Ne var ki:) O fetih ve zafer günü, (daha önce zalimlerden taraf olup) Hakkı inkar edenlere, (bu mutlu gelişmeleri görmeleri ve çaresiz) iman etmeleri, kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara bakılmayacaktır.

            Bu yüzden, sen (Haksız ve ahlaksız gidişatta inatçı) olanlardan yüz çevir, (huzur ve şuurla, Allah`ın vadini ve müjdesini, zulüm ve sömürü düzenlerinin yıkılış haberlerini) gözleyip beklemeye koyul (ve zaten) onlarda, kesinlikle (ve sonlarını sezmiş olmanın tedirginliği içinde) bekleyip duruyorlar." (Secde: 28-30)

            Ve Sebahattin Önkibar insaflı bir yazar sorumluluğu ve Milli bir duyarlılıkla şunları soruyordu:

            28 Şubat neden oldu ve Erbakan`ın suçu neydi?

            28 Şubat sürecinin hemen akabinde Genelkurmay Başkanlığına atanan Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu`na sormuştum:

   - 28 şubat süreci devam edecek mi?

Org. Kıvrıkoğlu:

            - "Kuşkunuz mu var? Elbette edecek."

            - Ne zamana kadar devam eder:

            - "Gerekirse bin yıl sürecek."

            Bugün sürmediğine göre demek ki 28 Şubat`ın gerekçeleri şu an için söz konusu değildir.

            Peki 28 Şubat`ın gerekçesi neydi? Yapılan post-modern darbe ne içindi?

            1) Başbakanlık konutuna mesai saati dışında misafir olarak bazı tarikat mensupları çağrılmıştı.

            2) Başbakanlık konutunda verilen yemekte Güven Erkaya`nın rakı istemi karşılanamamıştı.

Başka bir gerekçe var mıydı?

            Soyut iddialar çoktu da, somut bir şey bulunamamıştı.

            Mesela Erbakan Hoca, bugünkü gibi devleti ele geçirmek gibi bir çabanın içinde olmamıştı.

Bürokraside siyasal İslamcı kadrolaşmanın zerresi yaşanmamıştı.

            Yargıya adam yerleştirmek bahis konusu bile yapılmamıştı.

            Kendi zenginini, kendi medyasını, kendi burjuvazisini yaratmak gibi bir teşebbüse de kalkışmamıştı.

            Sayın Erbakan`ın saygıdeğer merhume eşleri Nermin Erbakan Hanımefendi, başörtülü olmalarına karşın, türban hiçbir zaman devlet protokolünün bir parçası olmamıştı.

            Devletin en temel stratejik kurumları, özelleştirme adıyla yabancılara peşkeş çekilmiyordu.

            Kıbrıs`ta zerre ödün yoktu.

            K.Irak`ta Türkiye`nin vazgeçilemez kırmızı çizgileri korunuyordu.

            İç ve dış politikada, AB-ABD-İsrail teslimiyetine tenezzül edilmiyordu.

            Dahası, ekonomide de Türkiye, abartısız son 30 yılın en iyi dönemini yaşıyordu. PKK`ya bugünkü gibi af teşebbüsü de yoktu ve terör geriliyordu.

            Diyeceksiniz o yoktu, bu yoktu ve her şey iyi idiyse, o zaman 28 Şubat süreci neden vardı?

            Bu sorunun cevabını ben değil, 28 Şubat`a imza atanlar ve o teşebbüsü, "olmazsa olmaz" diye kışkırtanlar vermelidir.

            Ne dersiniz, "Kürt meselesinde hata yaptık" diyen bazı generallerin, şimdi "Erbakan Hoca`ya da yanlış yaptık ve özür diliyoruz" demeleri gerekmiyor mu?

            "Hayır gerekmiyor" diyorlarsa, o günleri bugünlerle, yani var olan tabloyla kıyaslamalarını istiyoruz... O günün soyut iddiaları, bugün somut olarak var değil mi? Tersine dün akla dahi getirilmeyen türlü densizlikler bugün yürürlükte değil mi?

            O zaman, ya dün müdahale ederek hata yaptınız, ya da bugün susarak hata yapılmaktadır

            Muhataplarına soruyorum, cevap verin hangisi hatadır?

            Kuşkusuz amacımız, elbette yeni bir müdahaleye kışkırtıcılık yapmak şeklinde anlaşılmamalıdır.

            Söylemek istediğimiz, Erbakan Hoca`ya yanlış yapıldığı ve bugünkü ortama bu şekilde iklim yaratıldığıdır..

            Diyeceksiniz ki, Erbakan Hoca o kadar da masum değil, D-8 olayını hatırlasana?

            Yapmayın, Sayın Erbakan`ın en doğru işlerinden biri oydu.. Nitekim bunu bugün generaller de kabul ediyor... Dahası, Erbakan`ın 28 Şubat`ta ABD-İsrail desteğiyle devrilmesinde, D-8`leri kurmasının da payı vardı.

            Anlayamadığım bir başka şey de; RP ve FP`nin neden kapatıldığıdır?.. Söyler misiniz, RP ve FP, AKP`den çok mu radikaldi.. Tersine, AKP`nin yaptıkları ile onlardan çok daha keskin olduğu ortada.. Demek ki Türkiye`de hukukun gücünden ziyade, gücün hukuku söz konusudur.

            Son söz; Prof. Erbakan da eğer birileri gibi, bir yerlere karşı korunma için Beyaz Saray`a koşmuş olsaydı, emin olun bütün olanlar başına gelmeyecekti... Ama o, bunu yapmadı ve milli olmanın bedelini ödedi... Hadise budur...7

7 10.12.2007 / Yeniçağ

AHMET AKGÜL

Yorum (yok) Yorum yaz!

19/1/2008 ·

Safını bilmeyenya saftır yada sahtekardır

 
SAFINI BİLMEYEN YA SAFTIR VEYA SAHTEKARDIR
 
Ahmet Altan denen sabataist ve sosyalist bozuntusu, AB ve ABD borazanlığıyla ve Barzani ağzıyla yaptığı çeşitli iftiralar ve çarpıtmalarla, Ordumuzu aşağılamaya çalışıyor ve halkımızı şöyle kışkırtıyordu:
“Gece yarıları garip bir dille yazılmış muhtıraları internet sitesine koyma gayretleri.
Cumhurbaşkanıyla ve başbakanla görüşüp Milli Güvenlik Kurulu’nu toplayarak tartışılacak “Kuzey Irak’a müdahale” gibi önemli konuları basın toplantılarından açıklayıp, devlet kademelerinde konuşmama ciddiyetsizlikleri…
Kürt meselesi gibi olağanüstü hassas konularda halkı meydanlara çağırma ve kışkırtma girişimleri.
Doğru dürüst yazmayı bile beceremedikleri anadillerine bir ömür vermiş aydınları hedef gösterme cesaretleri…
Bütün bunlar, bizimki gibi bir ordu için bile fazlasıyla gayri ciddi ve disiplinsiz hareketlerdir..
Üstelik boğazlarına kadar siyasete battıklarından, artık kendi meslekleri ve görevlerini unutmuş gibidir.
Bunlar kendi askeri karakolumuzu bile koruyamıyor.
İki kişi geliyor, karakolu basıyor, yedi gencecik askeri öldürüp sekizini yaralıyor, ayrıca saldıranlardan biri de olay yerinden kaçmayı başarıyor.
O öldürülen çocuklar bu ordunun generallerine emanet edilmişti. Ne oldu o emanetlere? Kim bunun sorumlusu? Bir ordunun üstüne vazife olmayan işlere karışacağına ciddi biçimde askerlik yapması, karakolunu koruması, çocuklarını sakınması gerekmiyor mu?
Hayır bunun yerine internet sitesine “ordumuzu yıpratmaya çalışıyorlar” diye klişelerle ve tehditlerle dolu bir muhtıra daha koyacaklar. Korkutup susturacaklar.
Resmi rakamlara göre Cudi Dağı’nda 35, Gabar Dağı’nda sadece  yüz PKK’lı varmış.
Bizim binlerce asker onları yakalayamıyor.
Ve, ordu askerliği bırakmış ülkeyi hızla bir belanın içine doğru sürüklüyor.
Manyetik alanı kitleyip dağdaki yüzelli PKK’lıyı yakalayamadıkları, karakolları doğru düzgün koruyamadıkları için ya Kuzey Irak’a yüz binlerce askerle girip içinden çıkamayacağımız bir felakete dalacağız ya da içerde büyük gösterilerle Türk Kürt çatışması yaratacağız.
Medya generallerin siyasi kavgasına amigoluk yapacağına, ordunun işlevini niye yerine getirmediğini sormazsa, bu kışkırtıcı iklim devam ederse, sonunda generallerin de, medyanın da, aydınların da, halkın da paçasını kurtaramayacağı korkunç bir kaosun içine yuvarlanacağız.
Ordunun neden bu kadar tuhaf davrandığını süratle sorgulayıp anlamak zorundayız.
Korkarım, “dönüşü olmayan” noktaya çok yaklaştık.
Ordu bu anormalliklerini biraz daha sürdürürse Türkiye tarihinde yaşamadığı ölçüde bir karmaşa yaşayacak.
Doların fırlaması, ekonominin çökmesi, iflaslar, işsizlikler, sefaletler değil yalnızca bizi bekleyen, büyük iç çatışmalar, diktatörlük çekişmeleri, blok değiştirme çabaları, savaşlar da epeyce karanlık geleceğin içinde bizi bekliyor.
Yaşadığımız sorun, şu parti ya da bu parti, şu siyasi davranış ya da bu siyasi davranış anlaşmazlıklarının çok ötesinde ve çok daha derin bir sorun.
Sorun ordunun içinde.
Bizi korkunç bir karmaşaya sürükleyen bu çıldırma halinin gerçek nedenini bulup düzeltemezsek… Bu ülke, bir daha içinden çıkamayacağı kanlı bir kuyuya düşecek. Herkesin hayatı söz konusu. Herkesin…[1]
Şimdi söyleyin Ahmet Atlan sosyalistiyle Tayip Erdoğan dincisini, Fetullah Gülen Hocaefendisiyle Mehmet Ali Birand sabataistini, Vakit Gazetesiyle Yunan yetkilileri: AB sevdasında ve ordu düşmanlığında sizi birleştiren nedir, hangi merkezlerdir.
Can Dündar gibilerin, gereksiz yere ve tarihi ve tabii gerçekleri saptırmak suretiyle Atatürk’ün:
“İslam Dininin Türk Milletini bozduğunu, milli his ve heyecanlarını uyuşturduğunu”
“Hz. Muhammed’in Allah tarafından görevlendirilmeyip, peygamberliğini kendisi uydurduğunu” (www.milliyet.com.tr 29-30 Ekim.2006) söyleyecek kadar azıtmalarının ve hepsindeki bu gavur aşıklığının altında neler gizlenmektedir?
Üstelik o hayran ve hizmetkar oldukları Barbar Batı, niye saf İslam düşüncesinden ve Atatürk Milliyetçiliğinden bizi koparmak istemektedir?
Sesar’ın   7 Mayıs 2007 tarihli raporunda belirttiği gibi:
Elbette bu ülkede yaşayan insanların çok şükür ki büyük çoğunluğu, hem de çok büyük bir çoğunluğu Müslüman kimliklidir.
Bu ülkeyi kuranlar da Müslüman Türklerdir
Vatan ve namus hatırına, Kur’an ve İslam aşkına kanlarını, canlarını feda edenler bizim ceddimizdir.
Yani bu Devlet bizimdir.
Bu topraklar bizim. Bu vatan bizimdir.
Bu ülkeyi savunan ordu bizimdir.
Bu ülkenin, bu devletin bütün kurumları bizimdir.
Bu kurumların bir kısmının kötü yönetilmesi, bir kısmının performans eksikliği, bir kısmının ideolojik saplantılar içine girmesi, bir kısmının verimsizliği gibi sayılabilecek kusurlar veya yanlışlar, o kurumları “bizim” olmaktan çıkarma sebebi değildir.
Aksine o kurumlara daha fazla sahip çıkmamızı ve bu konuda daha dikkatli, daha duyarlı, daha ilgili ve daha hassas davranmamızı gerektirir.
Tıpkı bu ülkede yaşayan bir “Müslüman’ı” ister kendi zaafiyetleri, ister eğitimsizliği, ister bilgi yetersizliği isterse Modernizm’ in getirdiği problemler dolayısıyla İslami yaşantısındaki eksiklikler ve kusurlar dolayısıyla onu “aforoz” edemeyeceğimiz gibi.
Bir kimsenin kusurları onu, “bizim” insanımız olmaktan çıkarma bahanesi yapılmamalıdır.
Aksine; “anlayacağımız bir dille” konuşmak gerekirse, eğer biz kendimizde İslam için bir iddia görüyorsak, toplumun önüne böyle bir misyonla çıkmışsak ve biz bir “gönül adamıysak” o insana karşı daha duyarlı, daha müşfik, daha hassas ve daha dikkatli olmak zorundayız.
Zahiri, yani görünen şartlara göre bir karar vermek durumundaysak bile bu ülkede “hain”lerin dışında en kötü insanımıza bile; “bizim yitik çocuğumuz” gözüyle bakılmalıdır.
Ne yazık ki günümüz Türkiye’ sinde “müstesna” olanlar dışında, cemaatler, tarikatlar ve ılımlı İslamcıların pek çoğu kendi dışındakileri hep “öteki” olarak algılamaktadır. Siyasal İslamcılar da, din istismarı yapıp, maalesef düşmanlarımızın safında yer tutmaktadır.
Dolayısıyla “devlet” ve “ordu” da onlar için birer “öteki” olarak “ele geçirilecek” ya da “fethedilecek” kalelerden sayılmaktadır.
Bu anlayış ve yanlış şimdi de onları “devlet” ve “ordu” düşmanlığına getirip dayamıştır.
 “Biz”den olanlar ve olmayanlar ayırımı bu cemaat ve tarikatları, ılımlı İslamcıları ve din istismarcılarını kendi devletlerini ve kendi askerlerini “düşman” görür hale getirmiştir.
Böylece kendilerini de “düşman safına” itmişlerdir.
Ancak bu durum spontane olarak ya da sosyolojik bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış değildir.
Öyle olsa sorunu kendi “iç” meselemiz olarak görüp “aramızda” halledebilirdik.
Fakat sorun Türkiye için bir “güvenlik sorunu” haline gelmiştir.
Çünkü bu ülkedeki bir çok cemaat, tarikat ve ılımlı İslamcı – radikal şeriatçı görünümlü yapılar ve bütün istismarcılar Yabancı Ülkeler tarafından Türk Devletine karşı kullanılan birer truva atı haline gelmiştir.
Bu yapıların “beyin takımı” olarak nitelendirilebilecek “iç halkaları” Milletimizin özüne ve kültürüne yabancı, hatta Müslüman bile olmayan “iblis”ler ve “dönme”ler tarafından kuşatılmış vaziyettedir.
İslam gibi son ve yüce bir din bu sahte önderler eliyle Müslümanların boynuna takılmış bir “tasma” haline getirilmiştir.
Allah, kitap, din, iman, peygamber diyerek kendi “müntesip”lerini kandıran bu alçak adamlar onları tıpkı Çanakkale’deki Hintli Müslümanlar gibi ABD, AB, VATİKAN, NATO, İSRAİL, ERMENİ ve İNGİLİZ saflarına sürmüşlerdir.
Devletin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin “irtica” diye nitelendirdiği “olgu” budur. 
Son yaşadığımız olaylar bu gerçeği çok net bir şekilde bir kez daha ortaya koymuştur.
Halbuki Yüce Allah Kur’an’ da;
 “Yemin olsun (o kuvvetlere), saflar halinde durup dizilenlere,
O haykırıp da sürenlere, (ve peşinden sürükleyenlere)
O yolda (Kur’an) zikir okuyanlara ki,
Şüphesiz sizin ilahınız birdir,” buyurmaktadır.
Hem de SAFFAT suresinde.(Ayet:1-4)
Ve Kur’an’ da diğer bir surenin adı da üstelik yine SAFF
Ve Allah SAFF Sure’ sinde de;
 “Haberiniz olsun ki, Allah kendi yolunda (tuğlaları) kurşunla perçinleştirilmiş bir bina gibi (birbirine kenetlenip) saf tutarak çarpışanları sever” buyurmaktadır.
Yani Allah hepimizi kendi yolunda ve insanlığı huzura ve refaha kavuşturma amacıyla saf tutmaya çağırmaktadır.
Yahudilerin, Hıristiyanların, Vatikan’ın, Siyonistlerin, ABD’nin AB’nin saflarında değil
Ve bu satırlardaki tercüme, patronlarınız tarafından yıkılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk döneminde;
 “T.B.M.M tarafından kararlaştırılan ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kendisine teklif edilen meşhur Hak Dini Kur’an Dili adlı Kur’an tefsirini hazırlayan Elmalılı M. Hamdi YAZIR’ın” Kur’an-ı Kerim Meali’nden aktarılmıştır.
Siz Bu ülkenin cemaatleri, tarikatları, ılımlı İslamcıları, din istismarcıları, radikal şeriatçıları bu ülkenin “saf ve temiz Müslümanları” söyler misiniz
HANGİ SAFTASINIZ Rahmani güçlerin mi, şeytani güçlerin mi tarafına geçmişsiniz?
Konuşlandığınız mevzilere dikkat ediniz
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinin en büyük tehditleriyle karşı karşıya kaldığı bu günlerde sizler kimin “askerisiniz”
ABD, AB, NATO, Pentagon, İngiltere, Almanya, Fransa, İsrail, Vatikan, Papa, Apo, Barzani, Talabani, Ermeni’ si, Rum’ u, Yunan’ ı hepimizi “iç”ten ve “dış”tan kuşattığı bu günde “efendileriniz” tarafından nereye getirilip dizildiniz?
Durduğunuz saflardan utanmaz hale geldiniz..
Durduğunuz yer “işgal ordularının ve Siyonist masonların” saflarıdır
Tıpkı İngiliz Ordularıyla Çanakkale önlerine gelen Hintli, Pencaplı, Senegalli Müslüman askerler gibisiniz..
Pek çoğunuz Çanakkale’ ye geziler düzenliyorsunuz.
18 Martlarda da “Çanakkale Geceleri” adı altında etkinlikler yapıyorsunuz.
Oysa, o topraklarda şehit olarak yatan binlerce Mehmetçik bu gün sizin aynı safta bulunduğunuz ve kendisinden medet umduğunuz Batı’nın bizi yok etme planlarına karşı savaşırken can verdiğini unutuyorsunuz.
İşte o Çanakkale önlerine gelen Müslüman askerleri İngilizler; I. Dünya Harbinde Müslüman ülkeler halkını propaganda bombardımanına tutarak kandırmışlardı. Çanakkale Muharebeleri’nde savaşmak üzere sömürgelerden getirdikleri Müslüman askerler, Almanlarla savaşmaya geldiklerini sanıyorlardı.
Propagandaya göre Almanlar Osmanlı Müslüman halifesini esir almışlardı ve Hintli askerlerde halifeyi kurtaracaklardı. İngilizler bunun dini bir borç olduğunu telkin etmişler ve inandırmışlardı.
İngilizlerin bu propagandasını sezen Türkler de karşı propaganda faaliyetine başlamışlardı. Cephede İngiliz siperlerine yönelik olarak Ezan okutmuşlardı. Ezan sesini duyan Hintli Müslümanlar irkilmiş gerçeği anlamışlar ve savaş çabalarını azaltmışlardı.İngilizler de bundan sonra Müslüman asker kullanmakta zorlanmışlardı.
O gün, Hintli Müslüman askerler, Ezan sesiyle içine düştükleri tuzaktan uyanmışlardı.
Ya bu gün, sizler ne ile uyanacaksınız?
Medeniyetler Arası Diyalog ve BOP Eş Başkanı Erdoğan “Müslüman topraklarını işgal eden ABD askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini” söylüyor.
Ama Güneydoğu’da PKK’ nın şehit ettiği “bizim askerlerimize” “kelle” diyor
Bu ülkenin varlıklarını yabancılara satarken “kurumsal mutabakat” aramıyor
Telekom’ u, Telsim’ i, Aria’ yı, Tüpraş’ ı yabancılara satarken “kurumsal mutabakat” hiç aklına gelmiyor.
Azınlıklar için “Vakıflar Yasasını” çıkarırken “kurumsal mutabakat” düşünmüyor.
“Maden” ve “Petrol Yasalarını” çıkarırken “kurumsal mutabakat” aramıyor.
Akdamar Kilisesi’ni açarken “kurumsal mutabakat”a gerek görmüyor.
Ama iş “başörtüsü sorununa” gelince “kurumsal mutabakata sığınıyor. Bedel ödemeğe hazır olmadığını savunuyor..
Ve siz “Müslümanlar” da hala AKP ve RTE’ den medet umuyorsunuz.
Aynı safta duruyorsunuz?
Ne kadar da saflık gösteriyorsunuz
Fethullah Hoca’ da RTE’nin Medeniyetler Arası Diyalog hayali gibi Vatikan’ la kol kola Dinler Arası Diyalog peşinde sürünüyor.
Halbuki Allah Kur’an’ da hepinizin bildiği gibi “Allah indinde tek din İslam’ dır” buyuruyor.
Hoca () ise Hıristiyanlığa, Yahudiliğe ve Bahailiğe meşruiyet kazandırma gayretinde Papa’ yla aynı safta bulunuyıor
Sözün kısası bu saatten sonra Cemaatlerin, Tarikatların, ılımlı İslamcıların, radikal şeriatçıların, yani bu güne kadar Allah, Kitap, Din, İman, Kur’an diyerek “Müslümanlar”ın sırtından geçinen ne kadar adam varsa, bunların Türk Devletine ve İslam Dinine sadakatlerini kanıtlama borçları vardır.
Çünkü saflar giderek ayrışmaktadır.
Ve ihtimal bazı “ akılsız kelle”ler kafese girince uyanacaktır
Sonra bazılarının: “biz halifeyi kurtarmaya geldiğimizi zannediyorduk” demeleri de onları kurtaramayacaktır.
Bizden söylemesi
Demirel’in Derinliği “Ehvenüşşer”cilerin Densizliği
CHP ile işbirliğine girişen Süleyman Demirel, yıllarca “Din düşmanı CHP’ye karşı, dindar demokratların hamisi” rolünü oynamıştı. Zavallı Nurcular, Süleymancılar, Fetullahcılar, Tarikatçılar “CHP tehsine karşı, Süleyman Demirel’in “ehvenüşşer” reçetesine sığınmışlardı. Ama bu siyasi feraset fakirliği ve imani basiret körlüğü yüzünden sürekli aldatılmış, oyalanmış ve sonunda satılmışlardı. Milli Görüşçülerin kırk yıl öncesinden fark ettiği gerçekleri, bazılarının hala anlayamamış olması ise hayret uyandırıcıydı.
CHP: Bu ortak bir projede Demirel bizi destekliyor 
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`in CHP`yi desteklediği yönündeki iddiaları partinin yetkilileri doğruladı.
 CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen, ortak bir proje yürüttüklerini vurgulayarak, "Süleyman Demirel CHP`yi destekliyor. Biz Türkiye`ye sahip çıkıyoruz." dedi. Anka Ajansı`na Seçim sürecindeki çalışma stratejilerini anlatan Sevigen, CHP`yi destekleyen kişi ve kurumları da açıkladı. CHP`nin DSP ile işbirliği yapmasının ardından SHP`nin seçimlere katılmama kararı aldığını vurgulayan Sevigen, bunun önemli bir fırsat olduğunu söyledi. Sevigen, şöyle devam etti: "Küskünler bir dönem kırılmış olabilir; ama bakın askerler seçim haftası kampları kapattı. Otel sahipleri seçim dönemine denk gelen rezervasyonları iki güne düşürdü. Cumartesi-pazar müşteri almayacaklar. İnsanlar bu kadar fedakârlık yapıyor. Türk insanı iki gün fedakârlık yapacak. Çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Herkesin duyarlı olması gerekiyor. Demirel CHP`yi destekliyor. Bu çok önemli. Bu ortak bir proje, biz Türkiye`ye sahip çıkıyoruz. Sağın önemli isimleri CHP`yi destekliyor. Gelin bu ülkeye beraber sahip çıkalım. Bütün herkes Türkiye`ye beraber sahip çıkmalı. CHP`de birleşilmeli."
Demirel, `sağda ittifak çalışmalarını baltalayıp desteğini CHP`ye yönlendirdiği` şeklindeki iddiaları kabul etmemişti. Ancak bir süredir yaşanan gelişmeler CHP ile Demirel arasındaki bağı ortaya koyuyordu. CHP`den milletvekili adayı olduktan sonra kararından dönen eski DYP`li İsmail Amasyalı, Demirel`in kendisine "Sağda göstereceğim adres yok." deyip CHP`yi tavsiye ettiğini açıklamıştı. Demirel ailesinin damadı ANAP`lı İlhan Kesici de CHP`den aday oldu. DP-Anavatan ittifakının bozulduğu gün CHP lideri Deniz Baykal, Demirel`i Güniz Sokak`taki evinde ziyaret etti. DP`nin milletvekili adayı ASO Başkanı Sinan Aygün de Demirel`in Anavatan lideri Erkan Mumcu için, `boş teneke, kanserli kol` benzetmesi yaptığını söyledi.


[1] 11.Haziran.2007. www.Gazetem.net.)




Yorum (yok) Yorum yaz!

6/1/2008 · Kategori: Siyasi Munazaralar

Siyaset ve strateji

Siyaset ve Strateji



Evet, siyaset; ehil ve emin olanların elinde sebeb-i selamet, cahil ve hain olanların elinde ise sebeb-i felakettir.
Çünkü, Siyaset, Hak ve adaletle toplumu idare etme mesleğidir.
İnancımıza göre bu meslek, mukaddes ve mübarektir. Zira “Bir saat adaletle hükmetmenin, yetmiş yıl nafile ibadetten hayırlı olduğu” hadisle bildirilmiştir.
Adaletle hükmetmek ve hayrı yürütmek için de mutlaka hükümet olmak gerekmektedir. Hükümet ise, baştan sona siyaset işidir.
“Madem ki hepsine sahip olamıyorum, öyle ise hiç birini kabul etmiyorum” mantığı yerine “Ne kadarını kurtarabilirim ve davama neler katabilirim” düşüncesi daha gerçekçidir. Asla unutmayalım ki, Parti amaç değil, araç yerindedir. Asıl amaç ise Hak’kın rızası için halka hizmettir. Öyle ise önümüze çıkan hizmet imkanlarını tepelemek ve fırsatları boşa vermek vebaldir.
Hatta tek başına iktidar olma imkanı bulunsa bile;
a)Hem muhaliflerimizin şer ittifakını ve tahribatını önlemek,
b)Hem rakiplerimizin bazı kabiliyet ve kadrolarını hayır ve hizmette değerlendirmek,
c)Hem de daha geniş toplum kesimlerinin desteğini elde etmek üzere, onların bir kısmıyla işbirliğine girişmek zaafiyet değil, kuvvettir, zillet değil, zaferdir
İbret ve dikkatle bakınız Sahabenin zillet zannettiği Hudeybiye Barışını Kur’an zafer olarak nitelendirmiştir.
Güçlü ve güvenilir liderlerin tavizi azizlik , zayıf ve çaresiz liderlerin tavizi ise acizliktir.
Ancak büyük oynayan ve tedbirini sağlam alan liderler büyük tavizleri göze alabilir..
Siyaset, kuru kahramanlık sahnesinde, kabadayılık gösterisi yapmak değildir. Siyasetçi, uzakdoğu sporcularına değil, santraç oyuncularına benzemelidir.
Basit liderler halkın ve olayların peşinden gider. Boş ve peşin alkışlarla yetinir.
Büyük liderler ise, halkı kendi peşinden sürükler ve olaylara yön verir.
Dış tehdit ve tehlere karşı, içteki barışı ve birliği sağlamaya yönelik tavizlerle, karanlık merkezlerin bizim aleyhimize kullanmak için kışkırttığı “piyon” ları kendi lehimize değerlendirmek üzere verilen tavizler, ilerde çok talihli sonuçlar doğurabilir ve tarihin akışını değiştirebilir.
Dünyayı yöneten şer güçlerin ve şeytani çevrelerin bizim aleyhimize hazırladıkları siyaset ve stratejilerini önceden sezebilen ve karşı tedbirleri alabilen bir Liderin, milli menfaatler için yerli kuruluşlara bazı tavizlerde bulunması, onlara tavır koymasından daha hayırlı ve daha yürekli bir harekettir.

Her konuda olduğu gibi, siyasette de başlangıç değil sonuç önemlidir. Çünkü “Rağbet, akıbete göredir” ve akıbet muttakilerin (dürüst ve değerli kimselerin) dir.
Geçmişte de, taviz sayılan ve karşı çıkılan bazı girişimlerin, hangi olumlu sonuçları doğurduğunu hala göremeyen akıl fukaralarına, veya kasıtlı olarak ters gösteren nankör münafıklara, laf anlatmak için vakit harcamak beyhudedir.
Bir milletin, hatta beşeriyetin tarihini ve talihini değiştiren büyük liderlerin hayatını inceleyiniz Bunların hepsinin de, kimlere ne kadar taviz vereceğini ve kimlere karşı nasıl inatla direneceğini çok iyi bilen kimseler olduklarını göreceksiniz. Zira eşek arısına top atmak israf, yaban ayısına taş atmak ise divaneliktir.
Zahirde korkusuzca ve kahramanca görünen bir tavır, şayet düşmanların işine yarayacaksa, bunu gafletle yapmak hezimet, ama bile bile yapmak hıyanettir..
Ve yeri gelmişken hatırlatalım:
“Süper güç” olmak için sadece ekonomik zenginlik yetmez. Eğer yetse idi Almanya süper güç olurdu...
Süper güç olmak için sadece teknolojik üstünlük yetmez. Eğer yetse idi Japonya süper güç olurdu.
Süper güç olmak için nüfus yoğunluğu yetmez. Eğer yetse idi Hindistan süper güç olurdu.
Süper güç olmak için tek başına askeri güç yetmez. Eğer yetse idi Çin süper güç olurdu.
Süper güç olmak için sadece stratejik konum ve potansiyel imkanlar da yetmez. Eğer yetse idi Türkiye süper güç olurdu.
Halbuki süper güç olmak için, bütün bunları değerlendirecek ve dünya dengeleriyle oynayabilecek bir "süper beyin” e ihtiyaç vardır..
Ve işte Türkiye’nin, İslam aleminin ve tüm mazlum milletlerin şansı bu Süper Beyindir?
Evet, siyasetin ehil olmayanların elinde felaket, ehil olanların elinde ise selamet sebebi olduğunu yukarıda söylemiştik. Önemine binaen tekrar belirtelim ki:
Siyaset; hesaplı ve programlı davranmak ve planlanan sonuca ulaşmaktır.
Siyaset; Muhaliflerini zor kullanmadan ve kendisi de zarara uğramadan onları mükemmelce aşmaktır.
Siyaset; Çizilen Haklı çizgi içine farklı çizgileri de yerleştirme, yani kendi doğruları içinde başkalarının eğrilerini eritebilme ustalığıdır
Siyaset; Her düşünceye tahammül edip, adilce davranma uygarlığıdır 
Siyaset; Bütün beşeri zaaflarına gem vurmak ve bağlılarını da manevi disiplin altında tutmak başarısıdır
Siyaset; Bilgece düşünmek, bilgece konuşmak, bilgece davranmak ve bilgece yaşamaktır
Siyaset; İktidar tuvalinde toplum tablosuna en uygun rengi hazırlayabilme sanatıdır

Siyaset ilmi, Allah’ın ender kişilere lütfettiği çok önemli bir armağır.
Velhasıl bazen “Büyük ve kalıcı menfaatlere ulaşmak için, küçük ve geçici zararları ve tavizleri göze almak gerekebilir Bunu yapamayan siyasiler ağır bir sorumluluk ve tarihi bir suçluluk altındadır.”
“Hem insanın kıymet ve mahiyeti himmeti nispetindedir. Himmetin derecesi ise maksat ve meşguliyetinin (yüksekliği) nispetindedir. 
Siyasi şuuru olmayanların, insani onuru da bulunmayacaktır. Bu nedenledir ki,
Siyaset, gerçek ayarımızı ortaya koyan en hassas bir terazi konumundadır.
Siyasette, batılların yanında ve zalimlerin yardımında olanların, ibadetleri de sadece “adet ve gösteriş”ten ibaret kalacaktır.
Evet, siyaset,, “hikmet ve feraset” ister. Yoksa körün şoförlüğüne benzeyecektir..
Siyaset, “sabır ve metanet” ister. Yoksa hoş ama boş gösterilere dönüşecektir.
Siyaset “kadro ve kuvvet” ister. Yoksa Donkişot’un maceralarından farksız hale gelecektir.
Siyaset “iman ve istikamet” ister. Yoksa, Firavunluğa ve fırsatçılığa özenecektir.
Velhasıl insani siyaset Peygamber mesleğidir. Şeytani siyaset ise menfaat meselesi ve mason hizmetçiliğidir.
Siyasette başarı ve bereket ise şu beş şeye bağlıdır:
1-İnanç ve irade:Davasının haklılığına ve mutlaka zafere ulaşacağına inanmayan ve bu inancın gereği olan azim ve iradeyi ortaya koyamayanlar; siyasi müflis olmaya mahkumdurlar. Kendileri inanmadıkları bir davaya başkalarını ise asla inıramaz ve halkın güvenini ve desteğini sağlayamazlar.
2-Bilgi ve beceri:Davasının esaslarını, ülke insanın sorunlarını ve çözüm yollarını, değişen ve gelişen dünya şartlarını bilmeyen, takip etmeyen, kendisini devamlı yenileyip yetiştirmeyen siyasiler, bu yarışta saf dışı kalırlar.
3-Plan ve proje:Uzun ve kısa vadeli hedefleri ve projeleri bulunmayan... Bunları dikkatle belirleyip, titizlikte tatbike koyamayan siyasiler zaman, imkan ve eleman israf edeceklerinden, asla başarıyı yakalayamazlar.
4-Eleman ve ekip: Her işi tek başına yapmaya kalkışan .. Ekip çalışmasına yanaşmayan ve alışmayan ..Danışma ve dayanışma içinde olmayan... Yeterli ve yetenekli elemanlardan kendi marifet ve mesuliyetleri sahasında yararlanamayan siyasiler, sonunda yenilmekten ve bitip tükenmekten kurtulamazlar.
5-Koordine ve organize:Aynı inancı ve aynı amacı paylaşan kurum ve oluşumlar arasında, gerekli ve ahenkli bir iletişim ve işbirliğini sağlayamayan siyasiler, hayallerini hakikate çeviremez ve arzulanan hedefe yanaşamazlar.
6-Takip ve değerlendirme:Ekip ve elemanlarını, onlara emanet ettiği görev ve programlarını sık sık takip ve teftiş etmeyen... Aksaklıkları ve tıkanıklıkları vaktinde fark edip gidermeyen... Yanlışlık ve yamukluklarını düzeltmeyen siyasiler, zafer bayramını kutlayamazlar
7-Varılan netice:Kısa ve uzun vadeli hedeflerine ne ölçüde yaklaşıldığını .. Hangi başarıların, hangi plan ve elemanlarla kazanıldığını... Bundan sonra hangi engellerin hangi taktik ve stratejilerle aşılacağını...Hem rakiplerini hem de işbirliği yapması gerekenleri hangi önem ve öncelik sırasına göre nasıl konuçlıracağını bilmeyen siyasiler de mutlu sona ulaşamazlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::